HALKI ASKERLİKTEN SOĞUTMA SUÇU

Halkı Askerlikten Soğutma Suçu TCK’nın 318. maddesinde düzenlenmiştir.

“1) Askerlik hizmetini yapanları firara sevk edecek veya askerlik hizmetine katılacak olanları bu hizmeti yapmaktan vazgeçirecek şekilde teşvik veya telkinde bulunanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.

2) Fiil, basın ve yayın yolu ile işlenirse ceza yarısı oranında artırılır.”

şeklinde düzenlenmiştir. Böylece suçun cezası 3 yıla çıkmaktadır.

Maddenin gerekçesine bakıldığında: “halkı askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte, teşvik veya telkinde bulunmayı veya propaganda yapmayı cezalandırmaktadır. Vatanın düşman güçlerine karşı korunması bakımından her Türk vatandaşının askerlik hizmetini severek ve isteyerek yerine getirmesi şarttır. Esasen askerlik hizmetine yönelik duygu, vatandaşlığın zorunlu gereği olan vatana sadakat borcunun bir parçasını oluşturur. Söz konusu duyguyu tahrip etmek veya zayıflatmak maksadıyla vatandaşları askerlik hizmetlerinden soğutma yolunda teşvik veya telkinlerde bulunmayı veya propagandayı suç hâline getirmek suretiyle madde, millî savunmayı koruma amacını gütmektedir. Telkin ve teşvikin veya propagandanın askerî hizmetten soğutacak kuvvette olması koşulu ile söz, yazı, işaret, küçültücü imgeler veya bunların benzerleri marifetiyle yapılması suç oluşturacaktır. Teşvik veya telkin geniş sayıda kişilere yönelik olmayan fesatçı fiil olduğu hâlde propaganda çok daha geniş ve önceden belirli olmayan gruplara yönelik etkin telkin ve teşvikleri ifade etmektedir. Maddenin son fıkrasına göre, fiilin basın ve yayın yoluyla işlenmesi, ağırlaştırıcı nedendir.” şeklinde düzenlenmiştir.

TCK m. 318, TCK’nin “Milli Savunmaya Karşı Suçlar” bölümünde düzenlenmiştir. Dolayısıyla, söz konusu suç tipinin düzenlenmesiyle korunan hukuki menfaatin milli savunma kavramı ve askerlik hizmetine yönelik vatandaşların sahip oldukları olumlu duygular olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, madde gerekçesi de bu bulguyu doğrulamaktadır.

2003 yılı öncesinde “halkı askerlikten soğutma suçu” askeri bir suç olarak nitelendirilmekte ve faili açısından asker-sivil ayrımı yapılmadan yargılama askeri mahkemelerde yapılmakta idi. 2003 yılında 4963 sayılı kanunla yapılan değişiklik sonrasında, 58. maddede yazılı suçların barış zamanında siviller tarafından işlenmesi durumunda yargılamanın sivil mahkemede yapılacağı hüküm altına alınmış ve suçu işleyen siviller 318. madde kapsamında sivil mahkemelerde yargılanmaya başlamıştır. Dolayısıyla Halkı Askerlikten Soğutma Suçu nedeniyle yapılan yargılamalar asliye ceza mahkemesi tarafından yerine getirilir. Halkı Askerlikten Soğutma Suçuna dair herhangi bir şikayet süresi yoktur. Şikayetten vazgeçme ceza davasının düşmesi sonucunu doğurmaz. Suç, dava zamanaşımı süresine riayet edilmek kaydıyla her zaman soruşturulabilir. Halkı Askerlikten Soğutma Suçu için yapılan yargılamalarda olağan dava zamanaşımı süresi 8 yıldır. Suç, bu zamanaşımı süresi içerisinde her zaman soruşturulabilir, bu zamanaşımı süresi geçtikten sonra soruşturma yapılamaz. Halkı Askerlikten Soğutma Suçu, uzlaşma kapsamında olan suçlardan değildir.

Başta da belirtildiği üzere 318. madde düşünceyi açıklama hürriyetine bir kısıtlama olarak getirilmiştir.

Düşünceyi açıklama özgürlüğü gerek AİHS gerekse Anayasa tarafından güvence altına alınmakla birlikte her iki hukuk normu tarafından da sınırlamaya tabi tutulmuştur. AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında “Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.” Şeklinde sınırlama getirilmiştir.

1982 Anayasası’nın 26. maddesinde herkesin düşünceyi yayma ve açıklama hürriyetinin bulunduğu belirtildikten sonra 2. fıkrasında “Bu hürriyetlerin kullanılması, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.” hükmü bulunmaktadır.

Yargıtay 3. Dairesinin 27.5.1997 tarihli Esas 1997/302 ve Karar 1997/302 numaralı kararında; “TCK nun 155. maddesinde tanımı yapılan “Halkı askerlik hizmetinden soğutmak yolunda telkinatta bulunmak” suçu; Anayasa’nın 24. maddesinde yer alan din ve vicdan özgürlüğü, yine Anayasa’nın 26. maddesinde belirtilen düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne aykırılık teşkil ettiği hususunda ciddi bir durum mevcut değildir. Zira; Anayasa’nın “Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması” başlığı altında yer alan 13. maddesinde “Temel hak ve hürriyetlerin Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasa’nın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasa’nın özüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.” hükmü karşısında, TCKnun 155. maddesinin, Anayasa’nın sözü edilen maddelerine aykırılık teşkil etmediği açıktır.” şeklinde hüküm kurulmuş ve söz konusu düzenlemenin Anayasa ve Sözleşmeye aykırı olmadığı açıkça belirtilmiştir.

Yukarıda bahsi geçen yargılamalara örnek olarak Osman Murat Ülke’nin İzmir Savaş Karşıtları Derneği başkanı olduğu dönemde yaptığı basın toplantısındaki beyanları gereğince hakkında başlatılan soruşturma sonucunda, Ülke’nin beyanları Askeri Yargıtay tarafından kendi düşüncelerini açıklama olarak yorumlanmış ve 3. Dairenin 27 Mayıs 1997 tarihli kararında;

“…AsCKnun 155 nci maddesinde tanımı yapılan ve maddi unsuru itibariyle neşriyat, telkinat ve nutuk iradederek işlenebilen suçun, ayrıca bu suretle icra edilen söz ve yazıların halkı askerlikten soğutmak yolunda olması, başka bir anlatımla, manevi unsura tekabül eden nitelik ve amacının istenilmesini gerektirmektedir. Sözlük anlamıyla telkinat; birisine bir hususu anlatarak, zihnine koyma, ona kabul ettirmektir. Telkin ise; bir düşünce aşılama, kulağa koyma olarak tanımlanmaktadır.

Bu açıklamalar çerçevesinde, dava konusu somut olayda; sanık tarafından sarf edilen sözlerin bir bütün olarak ele alınıp değerlendirildiğinde; kendini Vicdani Retci olarak tanımlayan ve İzmir Savaş Karşıtları Derneği Başkanı olan sanığın, basın toplantısı sırasında dağıttığı konuşma metni içeriğinin, kendisinin askerlikle ilgili düşüncelerini açıklamaktan ibaret olduğu, bu sözlerinde halkı askerlik hizmetinden soğutmak yolunda telkinatta bulunmaya yönelik beyanlarının bulunmadığı, kaldıki; sanığın, kendi düşüncesini açıklamaktan ibaret olan söz konusu beyanlarında, askerlik hizmetini menfi yönde etkileyen, dolayısıyla halkı askerlik hizmetinden soğutma yolunda telkinatta bulunmaya yönelik sözleri içermediği görülmektedir. Bu itibarla, Mahal Mahkemesi’nce, sanık hakkında, maddi unsuru yönünden oluşmayan atılı suçtan dolayı beraat kararı yerine, yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir” şeklinde hüküm kurarak eylemi düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirmiştir.

A.İ.H.M. Başvuru No: 2012/2458, Karar Tarihi:15.11.2016 SAVDA-TÜRKİYE DAVASI (NO. 2)’nda:

İstanbul 10. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 16 Mayıs 2013 tarihli beraat kararının gerekçelerinde, şu hususlar belirtilmekteydi:

 “(…) sanığın ifadeleri, askerlik hizmetini yerine getirmeyi reddettiğini yansıtmakla birlikte silahlı isyana ya da halkı ayaklanmaya teşvik etmemektedir. Aynı şekilde, sanık, askerlik hizmetini yapanları ya da erleri komutanlıklarına gitmekten vazgeçmelerine teşvik etmemektedir. Kuşkusuz, vicdani retçi statüsünün kabul edilmesinin sağlanmasını hedefleyen söz konusu ifadeler sert eleştiriler içermekte ancak bu ifadeler, Ceza Kanunu’nun 318. Maddesinin kapsamına giremeyecektir. Vicdani retçi statüsünün kabul edilmesi talebi, 318. maddenin 1. Fıkrasında yer almamaktadır. Türkiye’nin 18 Mayıs 1954 tarihinde onayladığı Sözleşme, vicdani retçi statüsünü kabul etmekte ancak iç hukuk düzenlerinde söz konusu statünün uygulamaya konup konmaması konusunda üye devletlere bir takdir yetkisi bırakmaktadır. Sanığın sarf ettiği sözler, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, sert eleştiri şeklinde olsalar da, Anayasa’nın 26. maddesi ve Sözleşmenin 10. maddesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğünün sınırları içerisinde kalmaktadır. (…)” şeklinde belirtilmiştir.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi üyesi olan sanığın olay tarihinde yaptığı konuşma bir bütün olarak ele alınıp değerlendirildiğinde Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 26. ve Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin 10. maddelerinde öngörülen ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları ile de desteklenen ifade hürriyetinin kullanılması kapsamında kaldığını, eylemin halkı askerlikten soğutma suçunu oluşturmadığını belirterek sanığın yüklenen suçtan beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesini kanuna aykırı bulmuştur. (Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 22.02.2012 tarihli, 2010/9516 esas, 2012/2305 karar sayılı kararı.)